Kayıtlı değilsiniz. Buraya tıklayarak ücretsiz kayıt olabilirsiniz.
Giris
Hala hesabınız yok mu? Hemen açabilirsiniz. Kayıtlı bir kullanıcı olarak tema yönetici, yorum ayarları ve isminizle yorum gönderme gibi avantajlara sahip olacaksınız.
Tarih: Sal Tem 20, 2010 7:41 am Mesaj konusu: 10 Ülke 3 Deniz Toplam 7640 km Yol Raporu...
1. Bölüm.....: Hedef BARCELONA
Yaklaşık iki yıldır İ.H. ile (Orun Kardeşler, Ateş, Oka, Sıtkı Güven,Ben...) planladığımız, ancak
muhtelif çap ve ebattaki sebeplerden dolayı bir türlü toplanıp çıkamadığımız tur için tüm hazırlıklarımı
tamalayarak, tarih olarak 21.06.2010 gününü 'Teker Döner Günü' olarak belirledikten sonra, motorlardaki ortağım
Cemil Pilli ile yola çıkmaya karar verdik.
Hareket günü geldi. 21 Haziran ve saat 07:00.
Km saatim 31808'i gösterirken marşa basıyoruz. İlk gün Çanakkale üzerinden İpsala'ya oradan da Kavalaya
vararak akşam yemeğini anne tarafımın memleketi olan Kavala'da ouzo eşliğinde icra
etmek.
Çanakkale'den Kilitbahir'e geçen feribota biniyoruz.
Feribotta seyir halinde aklımda hep şu Uluslararası ehliyet denen zımbırtı var. Bazı arkadaşlar mutlaka yaptırın
Yunan sınırında kesin soruyorlar derken, bir grup ise bize sormadılar dedi....!!!Huh?
Kararımı; yaptırmadan gidip sınırı geçmek, gerekli olursa dönüp İpsala Turing'ten yaptırmak olarak kullandım.
Bizim kapıda pasaport,araç kayıt v.s işlemlerinden sonra geldik Yunan'a. Uzattım pasaport ve motorun sigortası ile
triptiğini bekliyorum. Bu arada kafamda hala aynı soru. Ya ''international driving licence'' derse... Derken tebessüm ederek
evraklarımı geri uzattı ve iyi yolculuklar diledi. Ohhh..Keyfim yerine geldi. Cemil'de aynı şekilde sorun yaşamadan geçti.
Hadi bakalım biz de 125.-€ anlamsız masraftan yırtanlara katıldık böylece.
Çıktık Kavala yoluna, benzinler ehh işte durumda. Bir yer bulup almak lazım.
Otoyolun kenarından görünen bir benzin istasyonuna dalıyoruz. Karşımıza Adnan çıkıyor. Kendisi İskeçeli imiş.
Gayet güzel Türkçe'si ile bir süre sohbet edip,biraz bilgi ve iki kahve sonrası yola devam.
Akşam üzeri saat 18:00 civarı Kavala'yavarıyoruz. Kısa bir şehir turu atarak bu arada kalacak otel bakıyoruz.
Bu yoldan az ileride otelimizi bulup yerleşiyoruz. İki kişi kahvaltı dahil 70.-€ bir fiyat. Motorlar için kapalı garajıda var.
Duş alıp, kendimize geldikten sonra deniz kıyısında turlama ve yemek için güzel bir yar aramaya başlıyoruz.
Daha önce giden arkadaşlardan hep dinlemiştim. Kavala İzmir', Karşıyaka'ya çok benzer derlerdi. Gerçekten insan tiplemelerinden, yerleşim şekline kadar birçok yönü ile bize çok benziyor. Normaldir diye düşünüyorum atalardan karışım var. Bir denizin iki yakasında yaşayan insanlarız sonuçta.
Restaurant bulundu, siparişler verildi, turun ilk akşam yemeği keyfini yaşamaya hazırız.
Salatamız Grek salata; bizim çoban salatadan farkı, tanelerin iri olaması, yeşil biber yerine turşu biber olması ve peynir ilavesi. Ahtapot bildiğimiz ızgara ahtapot, aynı şekilde kekikle ve zeytinyağı ile soslandırılmış. Patlıcan ezme zaten bizdekinin ikizi, penirden fark atıyor hepsi hepsi.
Kalamar ızgaramızda geldi. Yapan ustanın ellerine sağlık. Hepsi son derece lezzetli ve taze. Dönüşte tekrar uğrarız herhalde...
Bu arada bizim masaya servis yapan bayan garsonumuz mükemmel Türkçe konuşuyor. Başı kalabalık diye soramadım bu kadar iyi nasıl konuştuğunu. Dönüşte uğrarsak öğreniriz.
Devam Edecek... _________________ Mete ULAŞIR(42)
Varoluşumdaki tek olağanüstülük, dünyaya Türk olarak gelmemdir.
Mustafa Kemal ATATÜRK
Kavala'daki otelde rahat sayılabilen (Cemil'in horlamaları olmasa...) bir uyku sonrası
sabah kahvaltısı ve İgoumenitsa'ya doğru yola devam.
Bu arada güvercinler işin kolayını bulmuş. Yakın balkonlarda pusuya yatıyorlar, biri kalkınca hoop masaya
dalıp kalanlarla ziyafet çekiyorlar.
Kavala'dan çıkıp Selanik-İgoumenitsa yoluna doğru yönleniyoruz.
Hava kapalı ve tatlı bir serinlik var. Haziran günü yol yapmak için muhteşem bir hava.
Bir ara hava iyice coşuyor ve yağmur başlıyor. Durup yağmurlukları giyiyoruz. İklim sayesinde yeşil alanlar bizden
çok daha fazla.
Kavala'dan İgoumenitsa'ya giden ve yeni hizmete giren otobandaki asfalt kalitesi; tek kelime ile muhteşemdi.
Tünellerin sayısını hatırlamıyorum. Ben 24'ten sonra saymayı bıraktım. AB yardımı ile yapılmış hepsi.
İnce ince yağan yağmur eşliğinde İgoumenitsa limana varıyoruz. İlk iş Brindisi için feribot ayarlamak ve bilet almak.
Liman girişinde sağda bulunan dört satış ofisinden birine giriyoruz. Tesadüf girdiğimiz ofis en ucuz bileti satan yer.
Motor ve pulman 35.-€ 'ya biletleri alıyoruz. Bu arada bilet aldığımız yerdeki Eleni Hanım da Türkçe'yi çok iyi bilip
konuşanlardan.
Feribota binmemize henüz 2 saat var. Liman karşısında keyifli bir yerde oturup vakit geçirelim diyoruz.
Cafe Anatolia; konforlu koltukları, güzel ve hızlı servisi ve de güleryüzlü personeli ile geçer not alıyor bizden.
Motorlarımız da gözümüzün önünde. İgoumenitsa limanda bir şey dikkatimi çekiyor. Burası insan kaçakçılarının
ve kaçakların Avrupa'ya ulaşmak için kullandıkları bir üs haline gelmiş. Biz oradayken polis ve bazı Afrika'lılar çok
hararetli bir şekilde köşe kapmaca oynuyorlardı. Polisler liman girişinde kuş uçurtmamaya çalışıyorlar. Kaçmaya
çalışan Afrika'lılar tırların dorselerine saklanarak, kendilerini gemiye atmak için ciddi bir mücadele veriyorlar. Bu arada
ne olur ne olmaz diye içeri giren tırların da park yerinde motorlu birileri tarafından sık sık gözlendiğini görüyoruz.
Vakit geldi. Motorları feribot girişine alıp, güverte sorumlusundan bize yer göstermesini bekliyoruz. Bize ikinci kata
çıkacağımız söyleniyor. Aynı kata yollanan tırların rampadan çıkışını izliyoruz. Biraz geriden hız alıp tek seferde
üst kata varamaz ise durum vahim. Çünkü yerler,rampa ve lastikler ıslak. Patinaja düşen tır, geri gelip tekrar
deneme yapmak zorunda kalıyor.
Neyse üç dört tır çıktıktan sonra bizede yol veriyorlar. Rampadaki siyah bant
üzerinden kolayca üst kata çıkıp gösterilen yere motorları bağlıyoruz.
Bu uzun kulaklı arkadaş bizim motorlara gönüllü bekçi oluyor.
Kıç güverteden limana göz atıyoruz. Dışarıdaki kovalamacanın havanın kararması ile daha da hararetlendiği gözleniyor.
Derken uzun bir bekleyiş sonrası feribot hareketleniyor. Akşam yemeğini feribotta yiyoruz. Bol kepçe ve makul fiyatlı
bir servisi var. Hatta kasaya geldiğimizde eleman ' are you driver' diye soruyor. Bizde 'rider' diye cevap veriyoruz.
Meğer şöförlere ayrıca iskonto varmış. Tüh be..! Nereden bilelim.
Cemil pulmanların arasına uyku tulumunu sererek bütün seyahat boyunca yaptığı gibi 'TAVUK' halinde erkenden uyku
moduna geçiyor. Ben bir kahve alıp kıç güvertede takılıyorum. Birileri ile biraz sohbet ettikten sonra koltuğa yerleşip
uyumaya çalışıyorum.
Ertesi gün öğleye doğru Brindisi limana varıyoruz. İstikamet Roma. Yolda bir benzinlikte hem kahvaltı-yemek
arası bir atıştırma, hem de benzin takviyesi yapıyoruz.
Hava açık, tatlı serin ama çok rüzgarlı. Mübarek sanki sörf yapmaya geldik..
Devam ediyor.... _________________ Mete ULAŞIR(42)
Varoluşumdaki tek olağanüstülük, dünyaya Türk olarak gelmemdir.
Mustafa Kemal ATATÜRK
Yollar,otobanlar,molalar derken Roma'dayız.
Ayağımızın tozu ile bir kaç fotoğraf çekmek için duruyoruz.
İlginç bir şehir. Her yer tarih. Tarih kokan bir eserin olmadığı neredeyse hiç bir cadde,sokak yok gibi.
Tarihi eserler ile pek aram olmamasına rağmen Roma gerçekten ilgimi çekti. Hele hele detayları inceledikçe,
o zmanların teknik şartlarını düşündükçe hayran olmamak mümkün değil.
Bir de bu işin gönül verenleri var. Uzun uzun seyredip sindirenler.
Önüm, arkam, sağım, solum tarih.....
Akşam oluyor bir otel bulmamız lazım. Yorgunuz. Otoyollar hızlı ulaşım için iyi alternatifler ama, bizi maymuna çeviriyor.
Roma içinde oteller oldukça fiyatlı, bir de makul otellerde park yeri yok. Olanlar da kapıyı 130.-€' açıyor.
Uzun aramalardan sonra şehrin bir çıkışında yer bulup kalıyoruz.
Ertesi gün dinlenmiş olarak şehir turuna devam.
Haydi bakalım sizin motorlara karşı bizimkiler....
Ne yapalım park yeri kalmamış, bizde kilise merdivenlerinin yanına park ettik.
Kilisenin kapısından bir Roma manzarası.
Bu da aynı manzaranı biraz panaromik hali.
Dışı başka, içi başka sanat kokuyor...Çok büyük emek ve özenle yapılmışlar.
Ziyarete gelen tüm hristiyanlar mum yakıp, dualar ediyor.
Bakın bu resimde dikkat ettiyseniz, bina dış cephesine çekilmiş olan örtüye, binanın orjinalinin resmi yapılmış.
Çok hoşuma gitti. Hem görüntü kirliliğini engelliyor, hem çevre bütünlüğünü tamamlıyor, hemde orada ne
olduğunu gösteriyor. Titiz davranmışlar. Arayada çaktırmadan reklamı da almışlar.
Tadilattaki binanın solunda bulunan simetrik ikizi.
Roma imparatorluğunun güçlü zamanlarının tasviri.
Dedim ya..Her yer tarih. Ve iyi de korumuşlar.
Garibaldi'nin heykeli.
Ünlü Arena. Filmlerde seyrettiğimiz sahnelerin, gerçekte burada yüz yıllar önce yaşandığı hissi... İlginç geliyor.
Ne yaparsan yap, neyden yaparsan yap..Aradan geçen yüz yıllar,doğal şartlar ve afetler mutlaka zarar veriyor.
Bütünlüğü koruması açısından epey tadilat görmüş.
Yeni bir rehberlik yöntemi. Sağdan gelen rehber grubu ginger ile gezdirerek hem az yoruyor hemde vakit kazanıyor.
Böylece gün içinde daha çok grup, daha çok kazanç. :rolleyes:
Bu kadar Roma, bu kadar tarih yeter. Bir şeyler yiyelim ve yola devam edelim.
Roma içinde bir kafede oturup karnımızı doyuruyoruz.Roma'da Roma dondurması yiyerek biraz serinledikten
sonra Floransa'ya doğru yola devam....
Devam edecek.... _________________ Mete ULAŞIR(42)
Varoluşumdaki tek olağanüstülük, dünyaya Türk olarak gelmemdir.
Mustafa Kemal ATATÜRK
GPS'e hedef olarak Firenze'yi veriyoruz. Güzergah üzerinde otoyollardan kaçınarak gitmesini istiyoruz.
Son derece keyifli ve bol virajlı yollardan bizi götürüyor.
Biraz da yolda sobet ettiğimiz kişlerden aldığımız tavsiyelere uyarak Perugia'ya gidiyoruz. Yollar çok keyifli.
Bol viraj, tertemiz ve vantuz gibi bir asfaltı ile tam bir motorcu yolu.
Perugia'da seyir tepesi.
Şehir çok engebli bir arazi üzerine inşa edildiğinden, şehrin tüm yolları viraj ve hairpinlerden oluşuyor.
Tepe noktasın da biraz dinlendikten sonra Firenze'ye doğru yola devam.
Ve nefis bir güzergah sonrasında nihayet Floransa!dayız.
Burası da Roma kadar olmasada doğası ve tarihi ile ilgi çekiyor. Şehrin ortasından geçen Arno nehri üzerine bir
çok köprü inşa edilmiş. Toscana bölgesinin başkenti olan şehir bir şarap cenneti.
İtalya'nın tüm tarihi noktalarında olduğu gibi burada da park büyük sorun. Bulduğumuz otellerin hemen hiç birinde
otopark yoktu. Olan 4 ve 5 yıldızlılarda çok ucuz olduğundan, biz tercih etmedik....!!! Sonuçta şehrin çıkışına
doğru bir dere kenarında tesadüfen çok şirin bir otel bulduk.
Ertesi gün tekrar ara yollardan istikamet PISA. Yollar çok keyifli bol viraj ve iniş çıkış.
Bu arada Cemil beni kaybediyor. Bir ara durup telefonlaşıyoruz. Pisa'da buluşuruz deyip yola devam...
Geçtiğim köy yolları yemyeşil manzaralı ve nefis yollar.
Pisa'ya varınca, garın önünde Cemil ile buluşuyoruz.
Birer tane üç peynirli,domates soslu ravioli ile kendi yakıt ihtiyacımızı karşıladıktan sonra, şu yamuk kuleyi
ziyarete gidiyoruz.
Kulenin girişi hediyelik eşya kioskları ve seyyar satıcılarla dolu. İgoumenitsa'dan kaçarak gelen Afrikalı'lar burada
seyyar satıcılık yapıyor. Ne kadar feyk saat varsa onlar tarafından satılıyor.
Kulenin eğik görüntüsü gerçekten ilginç bir manzara oluşturmuş.
Bizim turistik yörelerdeki gibi, bu kioskların hepsinde Gucci'den Louis Vuitton'a, Lacoste'dan Ferrari'ye kadar
aklınıza gelebilecek başta İtalyan markaları olmaz üzere, ne kadar ünlü marka varsa hepsinin çakması mevcut.
Adamlar Dünya genelinde çakmalar ile şavaşmaya çalışırken, burunlarının dibindekilere bir şey yapamıyor/yapmıyor.
Bu kadar tarihten sıkıldık. Haydi bakalım denize doğru yollanalım artık.
Hedef San Remo.
Genova'ya kadar otobandan giderek daha sonrasında ara yollardan devam etmek niyeti ile yola çıkıyoruz. Genova'da
otoban çıkışında yapılan yol çalışmaları nedeni ile bir ara yolu karıştırıp Milano yoluna giriyoruz. İyikide girmişiz.
Bir otobanda hızlı virajlar ancak bu kadar keyifli olabilir. Yer yer 120-130, yer yer ise 160-170 ile viraj alarak çok keyifli
20-25 km yol yapıp geri dönüyoruz.Yolunuz düşerse tavsiye ederim, yardırmalık virajlar....Oleyyy
Akşam üzeri San Remoya varıyoruz. Marinaya giden yol üzerinde ağaçların arasına saklanmış köşkten bozma bir
otel bularak yerleşiyoruz.
Resepsiyondaki kişi bize otel bahçesindeki kafeyi otopark olarak kullanabileceğimizi söylüyor ve gelip masaları
açarak bizi VIP alana park ettiriyor.
Oteldeki odamızdan San Remo sahil manzarası.
Odaya yerleşip aklanıp paklandıktan sonra akşam yemeği için marina bölgesine gidiyoruz.
Otelden marinaya giderken geçtiğimiz bir parktan panoramik bir foto..
San Remo plajlarından bir tanesi. Herkes akşam yemeği derdinde olduğundan kimseler yok ortalıkta.
Marinaya bakınca, San Remo'nun yanında bir çok marinanın (bizdekilerden bazılarıda dahil..) balıkçı barınağı gibi kaldığını görüyorum.
Güzel bir sahil yürüyüşü sonunda, restaurantların olduğu alana geliyoruz. En kalabalık ve insanların keyifli göründüğü
bir mekan seçip oturuyoruz.
San Remo sahilden güneş batışı...
Yemeğin üstüne birkaç tek ve kahve sonrası otele dönüş. Yarın Fransız rivierasını geçeceğiz.
Devam Edecek...... _________________ Mete ULAŞIR(42)
Varoluşumdaki tek olağanüstülük, dünyaya Türk olarak gelmemdir.
Mustafa Kemal ATATÜRK
Ertesi sabah kalkıp Fransız rivierasından geçerek Marsilya'ya doğru yola çıkıyoruz.
Yollar ve manzara yine çok güzel.
Yoğun sıcağa rağmen bayıltmayacak şekilde tatlı virajlar ve Akdeniz manzarası.
Sırada Monaco var.
Derken hep çok sevdiğim Monaco uzaktan görünüyor.
Monte Carlo, Monaco,Nice ve St.Tropez; Avrupa zenginlerinin en gözde tatil,eğlence ve kumar mekanlarını barındırıyor.
Monaco'nun panoramik bir fotosu.
Yığın gibi görünmesine rağmen rahatsız etmeyen ve görüntü kirliliği yaratmayan bir kalabalık var. Renkler ve bina
karekterlerinin uyumundan olsa gerek.
Marinaları her zaman güzel teknelere ev sahipliği yapıyor. İki yıl önce eşimle beraber geldiğimde aylardan Ekim'di.
Dolayısı ile süper tekneler sezonu tamamlamış, iskelelere bağlanmış gelecek yazı bekliyorlardı. Şimdi ise hepsi
denizde.
Kraliyet ailesinin sarayı sol tepede muhteşem bir manzaraya sahip.
Şehirde bir mola sonrası sahil yolundan Nice'e doğru devam ediyoruz.
Akdeniz'in muhteşem maviliği bu kıyılara ayrı bir güzellik katıyor. Şehir yol boyu plajlar ile dolu.
Şu fotoğraf bana İzmir Kordonunda ya da Karşıyaka Yalıda çekildi deseler inanırdım. Bina katları ve denizin
temizliği hariç neredeyse aynı.
Buralar güzel ama, bizde kıymetini bilmediğimiz bir cennette yaşıyoruz.
Karnımız acıkıyor. Küçük bir kafede oturup öğlen yemeği yiyoruz. Deniz ürünlrinden oluşan güzel bir tabak ve salata.
Gerçi Rakı diye ağlıyorlar ama...Hem yoldayız,hem çok sıcak,Nice'de rakı yok...
TomTom'a talimatı veriyoruz. Kıyı kıyı Montpelier, oradan da Marsilya'ya çek bakalım.
Yine keyifli, bol virajlı sahil manzaralı yollardan Montpelier'e devam ediyoruz.
Şehir merkezinde bir kafe bulup oturalım istiyoruz. Biraz yorulduk. Sıcak da üzerine duble baskı baskı yapıyor insanın.
Bu da meydan da çektiğimiz bir foto.
Soda ve kahve takviyesi ile ağrıyan sağ sırtıma biraz masaj sonrası yola devam. Akşam Marsilya'da kalacağız.
Marsilya'ya girmeden önce TomTom'dan bir otel seçmiştik. Otel marina yolu üzerinde ama yolu kapatmışlar.
Sonra orada bulunan polislerin tavsiyesi ile arkadan dolaşarak motorlar ile girebileceğimiz yerde bir başka otel
ismi alıp oraya doğru yöneliyoruz.
Hermes adlı otelimiz tam marina girişi ve yaşam merkezinin içinde.
Odamıza yerleştikten sonra keşif için çıkıyoruz.
Yol diğer taraftan da kapatılmış. Klasik sahil şeridi uygulaması derken, ortaya kurulmuş sahneyi görüyoruz.
İlerleyen saatlerde burada konser var.
Bizim olduğumuz sahil şeridi genelde otel ve restaurantların olduğu bölüm. Karşı kıyı ise daha çok mağaza ve gece
barlarının bulunduğu yer.
Sahnedeki postere gözüm takılıyor. Bob Sinclar var. Hah diyorum dört ayak üstüne düştük. Sahneye çapraz bir
mekana oturup yemeklerimizi ve içkilerimizi lüpletiyoruz. Bu arada garsona soruyorum konseri bu akşammı diye.
Maalesef iki gün sonraymış. Tüh be...İki gün erken gelmişiz. Bir başka yaza belki diyorum içimden.
Yukarıdaki resmi tıklayıp, konserden kısa bir bölüm izleyebilirsiniz.
Yine de sahnede küçük bir grup güzel bir konser veriyor.Onunla idare ediyoruz bu gecelik.
Ertesi gün artık İspanya'da olacağız.
Amaç Barcelona'ya gelmeden yaklaşık 120 km önceden başlayan virajlı sahil yolunun başında bulunan
Sant Feliu de Guixols adlı sahil kasabasına varıp orada kalmak ve bir sonraki gün, gündüz gözü ile
sahil virajları üzerinden Barcelona'ya varmak.
Kısmen otoyol kısmen de arayol yaparak yolumuza devam ederken 35.000'nci Km'de İspanya'ya giriş yapıyoruz.
Keyfimize diyecek yok. Hedefimize doğru yorgun ama sorunsuz bir şekilde ilerliyoruz çok şükür.
Bizim ortak yorgunluktan biraz maymun galiba...
Yola devam ediyoruz...Akşam olmak üzere ve iyice yorulduk. Yolumuz üzerinde küçük şirin bir sahil kasabasına
giriyoruz. Torroella De Montgri.
Burası Montgri'nin eski şehri. Daracık sokakları ve eski binaları ile hiç bozulmadan korunuyor.
Burada kalmaya karar veriyoruz ve TomTom'un bizi getirdiği otel adresindeyiz. Otel sokak içinde küçük ama sevimli bir
pansiyonvari bir yer. Meydandaki kafede otururken garsona daha rahat güneş gören ve otoparkı olan bir yer
soruyoruz. Aldığımız tavsiye Hotel Coll.
Coll'un park yeri küçük bir meydana bakıyor. Eski şehir ile yenisi arasında bir konumda. Meydanlarda Katalan
bayrakları hemen dikkat çekiyor.
Klasik yerleşme ve aklanma durumundan sonra otel sahibemizin (çok iyi ve yardımsever bir insandı.) ayarladığı
bir taksi ile şehir merkezine iniyoruz. Taksici kartını veriyor ve nezaman dönmek istersek arayıp çağırabileceğimizi söylüyor.
Biraz çarşı turu sonrası yemek için mekan seçme çalışmaları başlıyor.
Cemil isteğin gibi kaybolabilirsin. O tişört ile seni her yerde bulurum.
Seçtiğimiz mekan da önce biraz deniz mahsulleri mezelerinden sonra, menüde yer alan karışık deniz mahsulleri
tabağı istiyoruz. Bilseydim bunun bu kadar büyük olduğunu başka bir şey istemezdim. Tıka basa doyuyoruz.
Üstüne yer olmamasına rağmen bu kadar çeşit dondurmayı görünce dayanamıyoruz tabiki. Tamamı farklı 48 çeşit.
Devam Edecek...... _________________ Mete ULAŞIR(42)
Varoluşumdaki tek olağanüstülük, dünyaya Türk olarak gelmemdir.
Mustafa Kemal ATATÜRK
Montgri'deki otel sahibemiz bizimle çok ilgilendi sağolsun.
Bölge insanı ile tiplerimiz, tarzlarımız, damak tadlarımız birbirine çok yakın.
Ne de olsa aynı sularda yaşıyoruz.
Bize yola çıkmadan Barcelona ile ilgili bir çok tavsiyede bulundu.
Özellikle de yabancı plakalı araçların kapalı otoparklarda dahi soyulduğunu, çarşı ve
turistik mekanlarda çantaların ve torbaların çok çalındığından bahsetti.Tavsiyesi Barcelona içinde
kalmaktansa Mataro'da kalarak tren ile gidip gelmemizdi.
Montgri çıkışında benzşnleri fulleyip virajlı sahil yolundan rotamızı Mataro'ya çeviriyoruz. Benzini en ucuz aldığımız
iki ülke vardı; İspanya ve Makedonya. Her ikisinde de fiyatlar 1.18 -1.20 € aralığında idi.
Hep olduğu gibi biraz araştırma ve biraz tavsiye üzerine İbis oteller zincirinin yeni açılan İbis Mataro oteline yerleşiyoruz.
Otel kafesinin girişine Dünya Kupası fiktürünüde koymuşlar.
Otel gerçekten hem ekonomik, hem de daha ilk sezonu olduğu için herşey pırıl pırıl.
Motorları otelin giriş kapısına park edip, 500 metre ilerideki tren istasyonuna gidiyoruz.
Yaklaşık 25 dakikalık bir tren yolculuğu sonrası nihayet Barcelona'dayız.
Buyurun Barcelona'dan ilk gün göze çarpanlar....
Hadi bakalım hangimiz daha hızlı çekiyor...
Bu şehirde de her yer tarih.Modern binalar ve mimari ile tarih iç içe geçerek güzel bir bütünlük oluşturmuş.
Mekan işletmecileride buna saygı duyarak, binaların dış cephelerini bozmadan ve abartmadan orada olduklarını
vurgulamanın kibar yolunu seçmişler.
Yolu düşenlere tavsiye edebileceğim güzel bir restaurant.Tenorio. Katalan salatası ve
bonfileleri çok güzel.
Metro'dan çıktığımız istasyonun bulunduğu meydana geri dönüyoruz. Havuzun gece görüntüsü çok hoş.
Dört dilde menü kullanarak bilet veren makinalar metro istasyonun bilet gişeleri.
Mataro'ya dönüyoruz. Yarın Barcelona turuna devam edeceğiz.
Mataro'daki istasyondan otele doğru yürürken, yanından geçtiğimiz ilçenin simgesi olan heykel.
Bizim koçlar bıraktığımız yerde duruyorlar.
Güzel bir uyku sonrası dinlendikten sonra tekrar istasyonun yolunu tutuyoruz. Heykelin gündüz görünümü.
Yolumuzun üstündeki galeride gördük. Fransız Chatenet CH26. Smart'a Fransız alternatifi.
Yanmar dizel, 2 silindir, 523cc'lik bir motoru var. Muhtemelen kokluyordur...
Ve tekrar Barcelona'dayız. Bugün Barcelona-Genova arası feribot bileti alıp, yarın dönüşe geçeceğiz.
Hava korkunç sıcak, rüzgar da yok. Bugün işimiz zor...
Yunanistan'dan buraya kadar gördüğüm tüm şehirlerde insanların şehir içi ulaşım alternatifi motor veya toplu
taşıma araçları. O yüzden şehir içi trafikleri bizimkiler kadar sıkışmıyor. Tüm araç sürücüleri motorlara karşı
son derece nazik ve hoş görülü. Biz herhalde bu manzarayı daha çoook uzun yıllar göremeyeceğiz memleketimizde.
Denize ve teknelere karşı olan sevgimden dolayı; marinalardan uzak kalamıyorum. Hele de böyle klasikleri görünce...
Hepsi bir birinden güzel ve alımlı duruyorlar.
Burası Barcelona'nın dünyaca ünlü deniz akvaryumuna giden köprü. Gideceğiz tabi. Önce şu bilet işini halledelim.
Liman başkanlığı binası bile ayrı bir sanat eseri.
Christoph Colomb'un heykeli. Aslen Cenovalı olmasına rağmen Portekiz kralından destek istiyor, alamayınca
İspanya Kraliçesine başvuruyor. Ancak altı yıl sonra isteği kabul ediliyor ve keşfe çıkıyor..falan...filan...
Akvaryumdan sonra bunlardan bir tanesine binerek şehir turu yapmaya karar veriyoruz. Günlük tur bileti 22 €.
İstediğin durakta in, gez-dolaş. 10 dakikada bir yenisi geliyor binip devam ediyorsun. Çok dilde kulaklıktan
rehberlik hizmeti de var. Türkçe yok tabiki.
Limanda bilet satılan gişelerin olduğu binaya girince sizi böyle maketler karşılıyor. Hangi gemi kaç tır,kaç otomobil
kaç yolcu alıyor..Gibisinden maketsel bilgiler.
Feribor firması Grandi Navi'nin ofisine gidiyoruz. Daha önce internetten bakmıştım, motor+pulman 105 € idi.
Satışa bakan eleman bize bir fiyat çıkarıyor 239 €.Scratch One S Head Haydaaa..Nasıl oldu bu iş derken, meğer bileti beş
gün önceden alırsan 105 € ok, ancak son gün alırsan öpebildikleri kadar öpüyorlar.
Biz de öpücükleriniz sizin olsun deyip oradan ayrılıyoruz. Dönüş yolunu da karadan yapacağız. Nasıl olsa burada
dinlendik sayılır.
Akvaryuma doğru giderken geçtiğimiz köprünün altı bu porsiyonluklarla kaynıyor.şapırrr
Martılar da bizim gibi sadece ağız şapırdatabiliyorlar.
Greenpeace de oradaymış.
Hem AVM hem de akvaryumdan dolayı ciddi bir kalabalık var.
Bu arada birileri mini bungee jumping yapıyorlar. Türk dil kurumu buna ne karşılık buldu acaba. Esnek ip yaylanması..?
Devam edecek..... _________________ Mete ULAŞIR(42)
Varoluşumdaki tek olağanüstülük, dünyaya Türk olarak gelmemdir.
Mustafa Kemal ATATÜRK
Akvaryum girişindeyiz. Baktık herkez köpekbalığı ağzında, biz de girelim dedik.
Akvaryumun ilk girişinde küçük ve orta (KOBİ) balıklara büyük vitrinli yuvalar oluşturulmuş.
O kadar çok çeşit balık varkı, saymak mümkün değil.
Büyük akvaryumlarda, büyükbaşlar yaşıyor elbette. Arada çerezlerde var ama hayatta kalabiliyorlar demekki.
Vatozun alttan görünüşünde pek bi sevimlilik söz konusu. Sanki gülümseyen fok ..
Eh hepsinin olduğu yerde, bunlar eksik olurmu...
İşin en güzel tarafıda buydu bence. Cam tünelde yanınızda,üstünüzde geziniyorlar.
Dişler ve gözlerden asabiyet akıyor..
Denizde bu kadar yakın olsak neler hissederdik acaba...?
Bizim de bayrağımız orada. Akdenize kıyısı olan ve balıkların toplandığı ülkelerin bayrakları.
Tamamen ahşaptan yapılma, mekanik sabotaj denizaltısı.
Tur otobüsüne binerek şehri birde bu gözle seyretmenin zamanı geldi.
Klasik ve tarihi binaların yanısıra, modern mimari de oldukça canlı bu şehrin olmazsa olmazlarından.
Şehrin sahil şeridi plajlarla dolu.
Eski tren raylarından ve kütüklerden değişik bir çalışma yapmışlar.Yapan sanatçının adını söyledi ama....
Rent a Velesbit.
Cemil'in şapkası rüzgarda uçtu..Benimkine martı bombaladı...Başımıza güneş geçince böyle şeyler normal.
Bu bina 1960'lı yıllarda yapılmış ve mimarı tasarım ödülü almış.
Eski binalarda tadilat sırasında dış cephelerde asla değişiklik yapmıyorlar. İçeride her türlü yenileme var.
Bu Diagonal Bulvarı. Şehri boydan boya diagonal olarak kesiyormuş.Dipsiz kuyu gibi.Git git bitmiyor.
Bizi öpücüklerle bindirmek istedikleri feribot limana yanaşmış. Ertesi gün öğleden sonra Cenova'ya hareket edecek.
Barcelona'da anonslar da dahil olmak üzere tüm ilan ve uyarılarda iki dil kullanılıyor. Biri Katalanca, diğeri
İspanyolca. Kelimeler birbirine son derece yakın. Sortida-Salida...Katalanlar biraz inatçı galiba.
Turumuzu ve alışverişlerimizi bitirip otelimize dönüyoruz.
Barcelona'yı geride bırakarak geri dönüş yolculuğumuz başlıyor. Geldiğimiz yoldan geriye doğru hedef kuzey İtalya-Dolomitiler ve
Balkanlar üzerinden yurda dönüş.
Devam Edecek....... _________________ Mete ULAŞIR(42)
Varoluşumdaki tek olağanüstülük, dünyaya Türk olarak gelmemdir.
Mustafa Kemal ATATÜRK
Sabah kahvaltısından sonra,hazırlıkları yaparak motorları yüklüyoruz.
Her konaklamadan sonra yerleşmek biraz daha zor oluyor. Gerçi buradan aldığımız
ufak tefek hediyeler de yer tutuyor ama, bukadar zor olmamalı diye düşünüyorum.
Hem aynı yolları tekrar geçmemek, hem de biraz daha hızlı yol almak adına otobanı tercih ediyoruz.
Henüz 170-180 km yol aldıktan sonra bir benzin istasyonunda mola veriyoruz.
Benzin ikmali sonrası Cemil RT'yi çalıştıramıyor. Tekrar tekra denemeler...Sonuç yok..Gıy gıy var vrooomm yok..Wacko
Haydeee..Ne oluyoruz. Motoru pompanın gölge kısmına alıyoruz. İzmir Özgörkey Eyüp ile telefon görüşmesi sonrası
benzin otomatiğinde sorun olduğuna kanaat geliyor. Yanımızda yedeği var. Haydi Cemil şurada değiştirip deneyelim.
Derken yok öyle böyle şöyle...Biz ufak bir papaz durumu yaşıyoruz.
Cemil içeriye gidip en yakın BMW moto servis telefonuna ulaşmaya çalışıyor. Kasa görevlilerinden birisinin yaptığı
bir iki telefon görüşmesi sonrası BMW servis tarafından çekici yollandığı ve 30-35 dakikaya kadar burada olacağını öğreniyorum.
Çekici beklenen sürede geliyor. RT'yi çekiciye yüklüyoruz. Aklıma Antakya'da Yayladağ yolunda EWS arızası (immobilizer
anteni arızası) yüzünden yolda kalışım ve çekici ile Antakya'ya gidişim geliyor. Neyse 30 km sonra çekici bizi Peugeot servisine
getiriyor. Oradan çekici değiştirip 40km ilerideki BMW servise gidecekmişiz. Meğer bizi otoyoldan alan çekici, o bölgede otoyola
girmeye yetkili tek çekici imiş. Tekrar hazır kıta durumu beklemeye geçiyor. Bu arada Peugeot servisinin sahibesi ile aktarma ve
ödeme detaylarını görüşüyoruz. Biz ücretin garanti kapsamında BMW'den ya da kaskomuzdan talep edilmesini istiyoruz,
onlar ise formalitelerden dolayı işin uzayacağını ve onayın ancak bir gün sonra gelebileceğini söylüyorlar. Hay dibiniz düşşün.
BMW Euro Plus Yol Yardım, BMW Servis ve sigorta şirketini kapsayan bir dizi telefon görüşmesi sonrası, sigorta şirketinden
-''Siz ödeyip faturayı alın,biz size ödeyelim'' sözünü aldıktan sonra toplam 225.-€'luk çekici faturasını ödeyerek, RT efendiyi
kendi servisine naklediyoruz.
Servis canavar. Tam donanımlı Cevat Kelle gibi mübarek. Gerçi olması gerekende bu. Hemen arıza teşhisi yapılıyor.
Eyüp ile telefonda konuştuğumuz parça. Elektronik benzin otomatiği. Ellerinde hazırda var. Sistemden girip bizim motorun
servis ve garanti periyodunu izledikten sonra, parçayı değiştiryorlar.
Parça değişirken biz içeride mağazada serin serin beklemedeyiz. Ak saçlı arkadaşında bir RT'si varmış. O da
servise gelmiş işlemlerin bitmesini bekliyor.Biraz daha sohbet sonrasın da motor hazır yola devam edebiliriz.
Kaybımız toplam 3,5 saat.
Uzun uzun otoyollar sonrası gün batmaya doğru gidiyor. Yorgunluk var.
Artık piller iyice bitti. Cannes'a yakınız gidip orada kalalım. Sabah devam ederiz.
Akşam 23:00 sıralarında Cannes'a girerek bulduğumuz otelimiz Kyriad. Güzel bir uyku ve kahvaltı sonrası dinlenmiş
olarak yola devam etmeye hazırız. Dün 630 km yol gelmişiz.
Otel odamızın karşısında küçük uçakların ve helikopterlerin kullandığı bir havaalanı var. Avrupalı kanatlı arkadaşlar
hafta sonları kendi uçakları ile buraya gelip oradan teknelerine geçip tatil yapıyorlarmış.
Otobanlardan kaçarak tekrar dalıyoruz ara yollara.
Sahil şeridi olduğu için anayolun üzerine bile bisiklet yolu yapmışlar. Kimselerde yolu ihlal etmiyor. Ne güzel.
Biraz daha hızlı olup akşam İtalya'da Garda Gölünde olmak için tekra otoban'a yöneliyoruz. Burada yemek ve yakıt
takviyesi yaptıktan sonra bir Alman motorcu grubu ile biraz sohbet ediyoruz.
Bize Menton'dan çıkarak Sospel'e doğru gitmemizi ve buranın civarında gezmemizi öneriyorlar. Bu yollar Monte Carlo rallisinin
Yollar gerçekten dedikleri kadar varmış. Dön dön bitmiyor.
Sospel küçük ve şirin bir yerleşim yeri. Doğası ve havası ile tam emekli cenneti. Yolları ise bizler için nefis.
Acaba nereden gitsek..Hem yolu çok uzatmayalım, hem de virajlardan mahrum kalmayalım.
Civarda biraz daha dolanıp bu yolları geçtikten sonra tekrar otoyola doğru rota çeviriyoruz.
Otoyola bağlantı öncesi son virajlar.
Brescia civarı bir yerlerdeyiz. Düz yollar git git bitmiyor. Gün batıma yaklaşıyor.
Akşam saatlerinde Desenzano Del Garda'ya varıp otele yerleşiyoruz. Acele duş ve giyindikten sonra, mekanlar kapanmadan
yemek için dışarı çıkıyoruz.
- Aaa Cosmos Hakkı... Değilmiş sadece benzetmişim.
Daha önceki gelişimden bildiğim ve Buffalo Mozzarellalı pizzası nefis bir yere gidip yemeğimizi yiyoruz. Sonrasında
bir kafede oturup şaraplarımı yudumluyoruz. Ertesi gün için plan Garda gölü çevresini turlamak.
Otelimiz Giardinetto. Bilgi vermeyi ve tavsiye etmeyi görev biliyorum.
Akşam Desenzano'ya geldiğimizde bu otelin önünde durduk. Cemil gidip fiyat sordu. İki kişi + bir oda için 90, double oda
tek kişi kalırsa oda başı 60 € istemiş. Başka otellerde bakalım dedik ve Cemil bir sokak ötedeki diğer otele gittiğinde
kadın yanıma gelerek, annesi ile konuştuğunu ve ayrı ayrı iki odayı 45'er €'dan verebileceklerini söyledi.
Hem de kahvaltı dahil. Oldukça hoşuma gitti.
Cemil döndüğünde otele yerleşmeye karar verdik. Burayı anne-baba ve kızları birlikte işletiyorlar. Hariçten çalışan bir gece resepsiyonisti
ve temizlik elemanları var. Kahvaltıyı ailece hazırlayıp sunuyorlar. Babaları genelde bahçe ile,anneleri yiyecek ve içecekler ile
kızlarıda alışveriş ve hesap-kayıt işleri ile uğraşıyorlar. Otel içi ve hizmetleri çok iyi. Bize 45 dakika nereleri gezmemiz gerektiği hakkında
detaylı bilgiler verdiler.
Otele ait otopark alanı korunaklı olmadığı için, kendi arabalrını park ettikleri yan bahçeyi bize otopark olarak açtılar.
Hatta dönüş yolunda Kavala'dan sonra karşılaştığımız İstanbullu ADV'li bir çifte buranın adresini verdik ve bizden selam
söyleyerek özel fiyat istemelerini hatırlattık. Umarım işlerine yarar.
Günlerdir yollardayız malum. Yanımıza aldığımız tüm giyeceklerin yıkanma zamanı geldi. Biz de otelimizden iki sokak
ilerideki çamaşırhaneye gelerek bu malum görevi icra ediyoruz. İki makina çamaşır ve kurutma toplamda 13 € civarı.
Otellerde bu paraya en fazla 3 tişört yıkatırız.
Çamaşır faslı bittikten sonra sıra geliyor Garda'nın etrafını keşfetmeye.
İki gece burada kalacağımız için birinci gün gölün sağ tarfını keşfe çıkıyoruz.İlk durağımız Sirmione.
Tüm göl ve deniz kıyısı yerler gibi bu burunda güzel bir kasaba kurulu. Sakin ve cezbedici.
Devam Edecek....... _________________ Mete ULAŞIR(42)
Varoluşumdaki tek olağanüstülük, dünyaya Türk olarak gelmemdir.
Mustafa Kemal ATATÜRK
S.Zeno Di Montagna'dan dağ yollarına tırmanacağız.
Tırmanış parkuru ve virajlar muhteşem. Asfalt kalitesi da öyle. Tadından yenmiyor.
TomTom Prada'ya gidin diyor. Gidelim bakalım.
Bu Prada modacı değil motorcu Prada'ymış. Şirin bir dağ köyü. Yollar eşsiz.
Köyün durağı, teleferiği ve tek marketinin olduğu kilit noktadayız.
Teleferik yolundaki çayırda möö'ler otlamakta. Her yer yemyeşil.
Bir yola geliyoruz ki aman aman...Bu ne böyle. Sol taraf çoğunlukla uçurum. İki motor yan yana anca geçer.
Karşıdan bir araba gelse durmak ve en sağa yanaşmak zorunda iki araç da.
Durum şimdilik sakin. Gelen giden yok. Cemiiiil hazırla kamerayı çekim yapalım.
Resmi tıklayıp bu yollarda çekilen görüntüleri izleyebilirsiniz.
Bu keyifli yollara tekrar tekrar gitmek istiyorum doğrusu.
İnişe geçtik. Göl manzarası tekrar karşımızda.
Göl civarında hava biraz puslu olsa da, canlı gözle görüntü muhteşem.
Porto Di Brenzone'nin yukarıdan görüntüsü.
Yolumuz buradan Malcesine'ye kadar devam edecek. Cemil taktı kafaya illa teleferiğe binip yukarı çıkalım diye.
Malcesine'de teleferik biniş noktasına geldiğimizde çıkışın ve dönüşün toplam 1,5 saat olduğunu öğrenince, işim gereği
Desenzano'ya yetişmem gerektiğinden Cemil'i teleferiği ile baş başa bırakıp geriye dönüyorum.
Garda ve sağ yakasında yaptığımız bir günlük turu böylece tamamlıyoruz.
Devam Edecek..... _________________ Mete ULAŞIR(42)
Varoluşumdaki tek olağanüstülük, dünyaya Türk olarak gelmemdir.
Mustafa Kemal ATATÜRK
Dubrovnik girişindeki köprünün seyir noktasında Cemil ve Samim beni bekliyorlar.Yeni şehir körfezinin girişi.
Bir arabalı yükünü almış, adalara doğru seyire çıkıyor. Tam altımda muhteşem bir manzara.
Düşünsenize; eviniz orada, motorunuz garajda, katamaranı da önünüzdeki iskeleye bağlamışsınız.... Ohhh..
''Uyan,silkelen kendine gel, şimdi düşeceksin aşağıya.'' diyor içimdeki bir ses.
İki yolcu gemisi limanda, demek ki Dubro hareketli şu sıralar.
Yok..yok....Mutlaka bu akşam burada kalınmalı.!
Evet..evet..kalınmalı.Bu güzellik pas geçilmez..
Derken Samim içimi okumuş olmalı. Böylesine istekli ve dalmış bakınca, normal tabi.
''Siz kalın, ben devam edeyim.Yarın Üsküp'te buluşuruz'' diyor. Teklife balıklama atlıyacağım ama Cemil araya dalıyor.
Ben de Cemil'e...Smile
Ben kalmak istiyorum, Samim gitmek zorunda, Cemil'de onu yalnız yollamak istemiyor... Çıkmazdayız.
En sonunda ''Siz devam edin,ben yarın Üsküp'e gelirim orada buluşuruz'' diyorum. Herkes memnun.
Onlar Karadağ-Sırbistan üzerinden Üsküp'e doğru yola çıkacaklar, ben de kendime kalacak yer bakacağım.
Tam bu sırada yanımıza scooter ile biri geliyor ve oda lazımmı diye soruyor. Adam temiz görünümlü, efendi biri.
Tek kişi kalacağımı ve bana göre yeri olup olmadığını soruyorum. Bulunduğumuz yere 3 dakika mesafede evini
pansiyon olarak verdiğini ve geceliğinin 30 € olacağını söylüyor. Ehh hadi bakalım bir görelim.
Ante adındaki vatandaşın evine geliyoruz.(Evin girişinden manzara.) Limanın sırtlarında iki katlı, kendi çapında malikanesinde
beni oğlu ve hanımı karşılıyor. Bahçeli eve giriyoruz. Alt kat kendi yaşam alanları. Üst kat 5 odalı ve ayrı banyolu pansiyon.
Tertemiz bir yer. Ok verdikten sonra Ante oğlu ve hanımı ile beni bırakıp, yeni müşteri aramak üzere aynı noktaya gidiyor.
Ben 20 yaşlarındaki oğlu ile şehir ve seyahat hakkında sohbet ederken, hanımıda buz gibi bir şise su ve Türk kahvesi gibimsi
bir kahve ile ikramda bulunuyor. Espresso içmekten şişmiş birine bu kahve ilaç gibi gelir.
Ante 20 dakika sonra yeni müşterileri ile dönüyor. Opel astra bir araba ile bir çift ve ikizleri. Bakıyorum Türkçe konuşuyorlar.
Aaa,maa derken gelen arkadaş Bosna'daki Türk birliğinde görevli bir Jandarma üsteğmen çıkyor. Ailesi ile izin kullanmaya
gelmişler. Bizim usta avcı Ante onlarıda avlayıp getirmiş. Biribirimizin varlığı, hemen ortama güven ve samimiyet getiriyor.
Yerleştikten sonra Ante ve oğlu Marijo'dan şehir ve otobüs tüyolarını alıp aşağıya iniyorum.
Ev 3 numaralı otobüsün son durağına 100 mt mesafede. Otobüse binerek 10 Kuna (1.45€) karşılğı eski şehrin girişine
geliyorum.
Şehir ve limanı surlarla çevrili.
Surların içindeki şehrin en geniş ve uzun caddesi. Yürünmekten, taşlar cilalı gibi olmuşlar.
Tarihi, tüm Avrupa'da olduğu gibi büyük bir özenle koruyorlar.
Gemilerin varlığı işe yaramış, ortalık oldukça haraketli.
Bir Dubrovnik Korsanı ve yaygaracı papağanları.
Şehrin arka tarafı ve balıkçı barınağı.
Aynı yerin daha yüksek manzarası. Bu arada hatırlatayım, gidecekler olur ise; arkamda görülen üç kemerli mekandan
sonraki ilk restorant oldukça iyi. Hem lezzetleri, hem de fiyatları.
Kim ne derse desin...Adamlar hem sorumluluk sahibi, hem de belediyeleri iyi çalışıyor. Yine aynı özen ve bütünlük
göze çarpıyor.
Yeni yapılmış binaları bile bölgeye ait taşlar ve benzer mimari ile yapmışlar. Bizim Assos gibi.
Şehrin ara sokakları arasında öylesine dar olanlar var ki; iki kişi karşıdan gelirken üçüncü zor geçiyor. İçeride
yayılmış kafeler,mağazalar ve sanat galerileri çok güzel. Akşam için yemek ve sonrasında içmeye devam edilecek
resto-bar tarzı iki güzel ve kaliteli mekan var. Bunlar da bir daha ki gelişte değerlendirilmek üzere kulak arkası yapıldı.
Akşam yemeği ardından gece turu ve demlenmesi sonrası son otobüs ile pansiyona dönüyorum. Malum yarın Üsküp'e
kadar uzun ve zor bir yolumuz var.
Devam Edecek...... _________________ Mete ULAŞIR(42)
Varoluşumdaki tek olağanüstülük, dünyaya Türk olarak gelmemdir.
Mustafa Kemal ATATÜRK
Bir kaç aramadan sonra Cemil'i nihayet yakalıyorum. Yola devam ettiklerin,her hangi bir problem olmadığını
öğrenince rahatlıyorum. Gece geç saatlerde tekrar arıyorum. Samim Alman vatandaşı olduğu için sorun yok,
ancak Cemil'i C tipi vizesi var gerekçesi ile Sırbistan'a sokmamışlar. Onlarda çaresiz geri dönerek Kosova
tarafından geçmeyi deneyeceklermiş. Haydi hayırlısı.
Bu arada bende ertesi gün gideceğim rotamı gözden geçirip, Karadağ,Arnavutluk üzerinden giderek Ohrid
tarafından Üsküp'e çıkmaya karar veriyorum.
Güzel bir uykudan sonra uyanıyorum ve odamın balkonundan manzaram. Hava biraz esintili.
Kısa bir yoldan sonra Karadağ sınır kapısına geliyorum. Yine problemsiz 5 dakikalık bir işlem sonrası geçişimi yapıyorum.
TomTom şehir detayları olmamasına rağmen, Kotor körfezi geçişi için beni iskeleye getiriyor.
Kırmızı tişörtlü arkadaş kolumdaki Türkiye armasını görünce yanıma geliyor. Sarajevo'luymuş, bir süre Türkiye'de
kalmış.İzmir ve İstanbulu gezmiş v.s.v.s sohbetten sonra...
...aslında körfezi dolaşsaymışım daha iyi olacağından, karşıdaki yolun ve manzaranın çok güzel olduğundan
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız